KASYOT
Web sitemize hoşgeldiniz. Sitemizde üye yazar şair ve ozanlarımıza dair eserler, etkinlik ve haberler bulunmaktadır.

  • DOLAR
    $3.394,8000
  • EURO
    $1,5185
  • ALTIN
    $44.540,6200
  • BIST
    $288,3000
Köstekli Saat – Halil Serdar Bıyıklı

Köstekli Saat – Halil Serdar Bıyıklı

KÖSTEKLİ SAAT

Babası Halil, Yetim Mehmet ile ağıla gitmişlerdi. Baharda kesip ağılın bir köşesine yığıp hazırladıkları, meşe filizlerinin kuruyup solmuş yapaklarını sürüye veriyorlardı. Bir hayli de keçileri ve koyunları vardı, bunlar damızlık olanlardı. Bunlardan başka diğer komşu köylerde de keçilerini ve koyunlarını ortağına vermişlerdi.

Halil: “Bu sene kuzu yılıymış, çok kuzu doğdu değil mi Yetim?” dedi.

Yetim: “Şu kara koyun bu gün gölbaşındaki alıç’ın gölgesinden hiç çıkmadı, öylece boynunu uzattı yattı, hasta galiba, ara sıra öksürüyor da.” dedi.

Halil: “Kelebek hastası falan olmasın sakın, bak gene öksürdü.”

Halil’in sürüsü, Karabük Pazarı’na geldi mi? Tüccarlar: “Sürü kimin.” diye soruyorlar, Halil’in olduğunu öğrendiklerinde sürüyü saymadan alıyorlardı. Böyle de itibar kazanmıştı, çok sevilip sayılıyordu, açlığın yokluğun kol gezdiği günlerde o garibanın dostuydu. Karabük Pazarı’nda sürüyü satmak için çobanlar köyden İki gün önceden yaya olarak yola çıkarlar, kendisi de sonradan at sırtında onlara yetişirdi. Ata binmeyi çok severdi, daha dokuz yaşında ata binmiş, bir daha da inmemiş. Beyaz kırçıl atının adı Kırat’tı. Amasya’dan getirtmişti. Geldiğinde taydan biraz büyükçe, eyeri de kendisi de çok alımlıydı. Kendi eliyle tımar eder, yelesini beyaz kuyruğunu saç örgüsü gibi ince ince örer, aşını, azığını ona ortak ederdi. Dizginini eline alıp, siyah keçe yamçısını de omzuna bağlar, yamçının etekleri atının kuyruğuna kadar yorgan gibi sarar, hem kendisi hem atı hiç üşümeden, yağmur çamur demeden yol alırlardı.

Karabük Pazarı’na satışa gönderdiği sürüsüne, yetişmek için yola çıktığı bir gün: Külcüler Yokuşu’nda Kırat huysuzlaştı. Bir türlü yol almak istemiyordu. Kırbacı ile hafifçe zorladı, üzengi ile karnına birkaç kez dokundu. At kişniyor, ön ayaklarının üzerine kalkıyor, geriye dönmek istiyordu. Kırat kötü bir şeyler olacağını hissetmişti. Halil attan indi, atın boynuna sarıldı, yanakları ile okşadı. “Oğlum neyin var?” dedi. Kalp atışlarını kulağında hissetti, çok hızlı atıyordu. Dizgininden asıldı götürmeye çalıştı. Birkaç defa “Deeeh deeeh!..” diye söylense de, dilini damağına yapıştırarak “cık cık!..” dediyse de faydası yoktu. Heybesinden bir hamurlu ekmeği çıkardı, böldü yarısını verdi. Kırat yine ön ayakları havada, arka ayakları üzerinde geri geri gidiyordu. O da artık bir şeylerin ters gittiğinden şüphelendi. Kıratı patika yolun üç beş adım ilerisinde bir ardıç ağacının köküne tam bağlıyordu ki, kulağının dibinden “Cıvvv!..” diye bir kurşun geçti.

Kendini yere atmış, atar atmaz da yandaki çam ağacını kendine siper etmişti. Belindeki yün kuşağının arasından revolver toplu tabancasını sıyırıp çıkardı, namlusunu kurşundan gelen yana döndürmüştü hemen…

Birkaç adamın sesini duyar gibi oldu. Biri yana eğik, aksayarak yürüyordu. “Vaaay it oğlu itler! Eşkıyalar yolumuzu gözlüyormuş.” Dedi. Ağacın kenarından başını çıkarıp tam bakacaktı ki: bir kurşun daha! Çam ağacının kabuğundan bir yanık kokusu geldi burnuna… Kendisini iyice ağacın arkasına saklamıştı. Atı ne olacaktı? Kırat parlamış dörtnala yandaki dereye doğru çalıların arasında kaybolup gitmişti. Adamları göremiyordu.

“Heeeyt!..” diye bağırdı. Konuşturmak istiyordu karşısındakileri. Neler olduğunu öğrenmek istiyordu, dağ taş asker kaçağıydı çünkü.

Yerini bellemişlerdi, yer değiştirmeliydi. Toparlandı, toplu tabancasına birkaç mermi daha sürdü. Az gerisindeki tümseğe kadar koşturdu. Yatıp siper alacağı sırada ayağının dibinden vınlayarak bir kurşun daha sekti. Can havliyle patika yolun ucuna görmeden birkaç kurşun sıktı. Uzun bir süre bekledi. Gözleri yolun gidiş yönündeydi. Hiç çıt yoktu…

Ardında arka arkaya patlayan boğuk sesli martin mermileriyle irkildi. Dört eşkıya tarafından sarılmıştı. Bir eşkıya da Kırat’ı dizgininden tutmuş getiriyordu. Bunlar Dumrul ve adamları olmalıydı. Dumrul, 1912’de Balkan Harbi seferberliğinde dağa çıkmış, Jandarmalarla girdiği çatışmada sağ bacağından yaralanmasına rağmen kaçmayı başarmıştı, aksayarak yürüyordu.

Osmanlı martinleri Halil’in üzerine doğruldu. “Kıpırdama sakın, yakarız!” dediler.

Halil’in yapacak bir şeyi yoktu. İki eşkıya kollarına girdi,  biri sağ kolunu arkasına kıvırmıştı, canı çok acıyordu.

“Bırakın beni.” diye iki yana savrularak kurtulmaya çalışsa da faydası yoktu. Pazıları sanki kartal pençesi gibi sarılmış, kıpırdayamıyordu.

Can havliyle yine “bırakın beni, heeeyt, kansızlar!” demesiyle: diğer eşkıyanın martininin dipçiğini karnına var gücüyle indirmesi bir oldu. Artık Halil Bey için yapacak bir şey kalmamıştı. Biri yerdeki toplu tabancasını aldı. Diğeri üzerini yokladı, kıymetli ne varsa: cebindeki mermileri, mecidiye dolu kadife kesesini aldı. Gümüş zincirinin bir ucu tiftik dokuma yeleğinin düğme iliğine takılı köstekli cep saatini, bel kuşağının arasında buldu, zincirini çekip kopardı, sırıtarak aldı.

Halil, en çok da, içi parlak bakır renkli kapağının içinde şimendifer resmi işlemeli köstekli cep saatine üzülmüştü.

“Vaaay soysuzlar!” diyebildi.

Ardından karnına bir kaç yumruk daha yedi. Eşkıyaların kolları arasında ağır bedeni ığıl ığıl sıyrılıp kaydı, olduğu yere yığıldı kaldı. Bayılmıştı. Diğeri Kırat’ın heybesini omzuna asmış, toplu tabancasını Kırat’ın sağ gözünün üzerindeki şakağının çukuruna dayamıştı. Tabancanın horozunu “tık” sesi ile kaldırdı, sağ işaret parmağı tetiği çekip, ateş etmek üzereydi.

Dumrul olan biteni izliyordu, adamlarının bu kadar da ileri gideceklerini tahmin etmemişti, şaşkın bakışları arasında hızla geldi,  el çabukluğu ile adamının sağ bileğini “şak” diye kavradı. O hiddetle: “Ne yapıyorsun, şu atın güzelliğine bak, nasıl kıyarsın?” diye seslendi.

Adamı: “Vurmazsak biz buradan uzaklaşmadan köyüne varır, köydekiler de şüphelenir, vuralım en iyisi.” Dedi. Dumrul “Böyle yağız ve güzel ata yazık olur, baksana başını yukarıda dit tutuyor daha genç, günah olur, bırak gitsin.” diye hiddetle seslendi.

Adamı: Sağ başparmağıyla yavaşça horozu indirdi.

Diğeri: Atın eyerini, eyerin arkasına sarılı keçi kılı yamçıyı, başlığını ve yularını aldıktan sonra, “Deeeh!..” diyerek Kırat’ın kalçasına bir şaplak patlattı. Kırat şaplağın acısıyla kişnedi, parladı, dörtnala kaçtı gitti. Halil’in de bacaklarındaki dolaklarını, manda derisi yeni çarıklarını ve ceketini soyduktan sonra öylece bıraktılar.

Halil, Kırat’ı köye beş mavzer atımı uzak, Gökçebel Deresi’nde otlarken buldu. Köye geldiğinde başından geçenleri, olan biteni bir bir anlattı.

Ovlaz dede: Torunu Hakkı’ya “Oğul, yanına Halaç Oğulları’ndan Oğuz’u al! Demirce, Külcüler, Selalmaz, Eflâni köylerine varın gidin, haber salın, etrafa söylenti yayın. Dumrul’un kulağına gitsin, kimi soyduğunu anlasın, pabuç öyle ucuz değil, bunu yanına bırakmayacağımızı bilmeli. Haydi, yiğitler yolunuz açık olsun.” diyerek gençleri atlarıyla yola çıkardı.

Oğuz ufak tefek haliyle çok iyi ata biner, atın boynuna kollarını doladı mı kimse tutamazdı. Osmanlı Devleti’nin 1 Ekim 1912 seferberliğinde askere alınmıştı. Seferberlikten sonra Anadolu’dan Trakya’ya gelebilen birkaç bin giysisiz celp eratından biriydi. Fırkaları Batı Karadeniz ve çevresi askerlerinden oluşmaktaydı. İnebolu’dan vapurla İstanbul’a ulaşmış, daha sonra da trenle Yunanistan’a geçmişti. Bulgarlarla Trakya bölgelerinde savaşmış, daha sonra da Yunanlılarla Yanya’daki savunmada makinelinin başında küçük boyu ile etrafına mermi saçarken, etrafı Yunan askerleri tarafından kuşatılmış, arkadaşları Oğuz’a “Hadi düşman çevremizi sardı, bırak makineliyi geri çekilelim.” diye uyarsalar da o mermi saçmaya devam ediyordu. Yanya’daki Şiddetli muharebeler 15 Aralık 1912 günü akşama kadar devam etmişti. O gün sonunda altmış şehit ve yüzelli yaralı verildi. Şehitler arasında Daday Redif Taburu ile birlikte yola çıktıkları arkadaşı da vardı.

1913 yılı Mart ayının ilk haftası artık ne Yanya Kolordusu vardı, ne de Yanya…

Yanya, dört buçuk ay dayanmış ve sonunda silahını bırakmıştı. Yüzlerce şehit, binlerce esir ve yaralı…

Oğuz Yunanlılara esir düşmüş, çok zorlukla kurtulmuştu. 14. Fırka Balkan Harbi’nden sonra, Yanya’dan Kastamonu’ya dönmüştü. Oğuz hava değişimi için köyüne yeni gelmişti. O yıllarda askerlik altı yıldı. Altı yıl da redif hizmeti ve sonra sekiz yıl ihtiyat…

Oğuz şehit arkadaşını hiç unutmadı. Gece oturmalarında hep arkadaşı ile olan anılarını anlattı durdu. “Mel’ûn düşmandan öcünü alacağım” diye ant içti…

Hakkı, küçüklüğünden beri Kırat’a, köyün merası Yazı’da otlatırken eğersiz biner, çok defa yelelerine asılı kalırdı. Her ayrılışında üzülür, sesini her duyuşunda heyecanlanır…

Ahırın bitişiğinde penceresiz küçük bir at ahırı vardı.  Atlar karanlıkta daha iyi dinleniyor ve huzurlu oluyordu.

Yanına her gidişinde yelelerini okşardı. Boynuna sarılır, öper, onunla konuşur, dertleşirdi…

Haber tez yayıldı. Dumrul’un kulağına ulaşmıştı. Yanlış yaptığını anlamış ki: İki hafta sonra iki adamını gizlice köye yakın Tuzla Tepesi’ne gönderdi.

Gece vakti Tuzla Tepesi’nde iki kez boğuk boğuk Osmanlı martini patlaması duyuldu.

Köyde bir korku, bir heyecan ve telaş başladı…

Çocuklar “Babaaa dedeee,” diye figan ederek telaşla konağın içinde bir oraya bir buraya koşuşturuyorlardı. Çok korkmuşlardı.

Ömer o geceyi ağabeyi Hakkı’nın koynunda geçirdi. Hakkı bir taraftan “Korkma kardeşim.” diyerek mırıldanıyor, diğer taraftan Ömer’in saçlarını okşuyordu. Ömer: “Eşkıya nedir ağabey? Evimizi kuşatırlar mı, mermi atarlar mı? Ya evimizi ateşe verirlerse!” diye sorular soruyor, uyumak bilmiyordu. Sabaha kadar yarı uyanık geçirdiler.

Bu boğuk boğuk martin tüfeği patlaması bir uyarı işaretiydi.

Sabah kuşluk vakti, köyün gençleri mavzer tüfeklerini kuşandılar. Birbirlerini kollaya kollaya, o çalıdan diğer çalının arkasına saklandılar. Tuzla Tepesi’ne ulaştılar. “Oh beee, kimse yokmuş!” Diyerek, atılmış boş mermi kovanlarını taşların arasında gördüler. Merak edip çevreye baktıklarında: keçi ve koyunların yalaması için, öğütülmüş kaya tuzu serptikleri yassı, üzeri perdahlı taşların arasında, toplu tabancayı ve şimendifer işlemeli köstekli cep saatini, azık bohçasına sarılı olarak buldular. Halil Serdar Bıyıklı 11 Eylül 2019 – Daday.

       Halil Serdar BIYIKLI (Ressam eğitimci yazar)

       1956 yılında Kastamonu Daday İlçesi’nde dünyaya geldi. Yükseköğrenimini 1979 yılında Ankara Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Resim-iş bölümünde tamamladı. 

       Milli Eğitim Bakanlığı kadrolarında idarecilik ve öğretmenlik yaptı.

       Yöresi ile ilgili köykent projesinin hazırlanması, yöresel bez dokumalarının canlandırılması ve atölyelerin kurulması projelerini yürüttü. Yöre ile ilgili tarihi ve kültürel yerlerin ortaya çıkarılması, fotoğraflanması ve basılması görevlerinde bulundu. Yerel televizyon, konferans, dergi ve gazetelerde anlatımları, yazıları ve sunumları yer aldı. İlçesini tanıtan fuarlara katıldı.

       Yaptığı yağlıboya resimleri ile sergiler açtı.                                                                                             

       *Daday Kültür Sanat Turizm* isimli birinci kitabı 2000 yılında yayınlandı.

       *Miralay Halit Akmansü* isimli ikinci kitabı 2018 yılında yayınlandı.

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
Sponsorlu Bağlantılar
reklam
Altıeylül escort Akhisar escort Didim escort Bodrum escort Afşin escort Kadışehri escort Çerkezköy escort Çayırlı escort Adana escort Adapazarı escort Afşin escort Adana masaj salonu Aliağa escort Odunpazarı escort Acıpayam escort Pursaklar escort