KASYOT
Web sitemize hoşgeldiniz. Sitemizde üye yazar şair ve ozanlarımıza dair eserler, etkinlik ve haberler bulunmaktadır.

  • DOLAR
    $2.143,8600
  • EURO
    $1,3568
  • ALTIN
    $59.699,8400
  • BIST
    $253,0000
Özümdeki Özgürlük – Mehmet Usta

Özümdeki Özgürlük – Mehmet Usta

Meğer geceleri uzun, gündüzleri kısa olurmuş soğuk kış mevsimlerinin.
Öyle duymuştum büyüklerimden…çocuktum henüz !

Kaç kış, kaç bahar, kaç yaz, henüz kaç sonbahar yaşamıştım ki, mevsimlere göre günlerin kısalıp gecelerin uzadığını farkedeyim.

Benim ölçeğimde hava karardığında akşam, yatıp uyuduğumda gece, uyandığım oda aydınlanmış ise sabah olmuş demekti…

Sabah yataktan kalktığımda ilk yaptığım şey pencereden bakmaktı.
Gecenin ayazına dayanamayıp donmuş muydu acaba kar !
Akranlarımdan dışarı çıkan,
kayık kayıp, kızak binen var mıydı…acaba !

 

pendik escort
maltepe escort bayan
kartal escort bayan

 

Öyle ya !
Hava “Don’a çekmeli, metreyi bulan kalınlıkta kar donmuş olmalıydı ki üzerinde batmaksızın kayabilsin, doyasıya hız yapabilsin di kızaklar…

Aksi halde rampa aşağı kızak yolu açmak gerekecek, buz tutsun sabaha diye akşamdan su dökülecekti…

Oysa benim bir kızağım dahi yoktu !
Lakin akranlarımdan bir-ikisinde olan kayıkla idare ediyor, part time da olsa sırayla binebiliyorduk…

Bazen tartışıp küssek bile bir-birimize, 5 dakikaya kalmadan kayık arabuluculuğunda barışıyorduk.
Klasik çocuk kavgası işte…

Hele bir arkadaşımızın kayığı vardı ki, sanırsın fırtına !
Değil kayarken kontrol etmek, üzerine oturacak mühlette yerinde sabit tutmak bile çok zordu…

Emmisi(amca) ona, Erik Ağacının özünden yapmıştı kayığın teklerini (kayar ayakları), belli ki hızlı kayması o sebepten olsa gerekti.
Bildiğimden değil de yetişkinlerimiz “eriğin özü kaygan olur” derlerdi…

Babam da kayık yapabilirdi aslında…
Hatta benim babam isterse daha da güzelini yapabilirdi, zira az biraz da olsa zanaatkardı…

Eli balta tutardı.
Ağaçları keser, biçer, yontar, yapar yakıştırırdı da hani.
Çatı arasında, ambar üstündeki boşlukta kendine bir tezgah-atölye bile kurmuştu.
Arada bir oraya çıkar, takır-tukur ses efektleri arasında kuru ağaçları yontar- görüştürür, gönyeye oturtup işleyebilirdi…

Kayık yapmak da ne ki ?
Babam açısından çok da zor değildi. Hatta kemeri arasında taşıdığı yivli şiş bıçağına kemikten sap bile takabilmişti…

O yaşta henüz anlayamacağım sebeplerden olsa gerek, beni kızaktan esirgiyor olabilirdi…

Belli ki bir çekincesi vardı babamın…bizim bilmediğimiz bir geçmişi, belki de yaşanmış bir acı hatırası vardı kayığa- kaymaya dair.

Lakin çocukların hülyasına sınır çekilebilir miydi?

Binaenaleyh!
İleride aklım başıma geldiğinde anlayacağım üzere benim babam; fazlasıyla disiplinli, titiz ve tevekkülden önceki tedbirin daha makbul olacağına Amenna inanan bir şahsiyet idi…

Kim cesaret edip söyleyecekti ki; “şu çocuğa bir kızak yapıversen be babası” demeğe…

Kayığı hızlı kayan ardaşım gibi , benim de bir amcam vardı.
Vardı ama, canı sağolasının da o taraklarda hiç bezi yoktu.
Odun kırmaktan öte baltayı gören yoktu ki elinde…

Aslında ne çok isterdim “bana kayık yap baba” derken çocukça şımarabilmeyi…
Sonra da gülerek “yani yapabilir misin” şeklinde cümlemi düzeltebilmeyi…

Çoktur pencerenin önünde oturup, avının üzerine gözleri kitlenen kedi misali kızağın ardına gözlerimi bağladığım…
Hani üstadın anlattığı misal “sarı saçlarına deli gönlümü, bağlamışım çözülmüyor Mihriban…”

Kızağın ardından sürüklenen bakışlarımın çaresizliğiyle hıçkırıklara boğulup ağladığım ve gözyaşlarımı içime çektiğim…

O zamandan beridir ki, buruktur- acıdır- tuzludur gözyaşının tadı. “Tat” dediğime bakmayın siz… ne tadı?
“Tat” dediğim içimde biriken o acının-hüznün, kızak kadar özgür olamayışımın bir diğer adı…

Hem öyle ya !
Dışarı çıkmak, arkadaşlara katılmak, kızak kaymak çocuksu bir duygu, bir özlem, bir çocukça hak değil miydi ?
Öyleyse niçin?
Kayık binerken ayakların ıslanması, paçaların buz tutuyor olması, tırnakların soğuktan sızlaması da işin cazibesi…

Hani başlarken demiştim ya “geceleri uzun olurmuş kış mevsiminin.”
Günler geçiyordu geçmesine, öyle ya da böyle…
Yine olacaktı akşamlar, uyuyabilirsem şayet akabinde de yeni bir gece… ve belki de uzunca bir rüya…

Babamın kayık yapma ihtimali bir başka kısa güne, üzerinde özgürce kayık binebileceğim, batmayacak kadar donmuş karlar bir başka ayaza kalmıştı.

Soğuk kış mevsiminin çabucak akıp giden kısa günleri “bir gün kayığım olacak nasılsa” umuduyla şekillene dursun…
bir sabah babamın çatı arasındaki atölyesinden yükselen sese uyanmıştım…

Merak ya bu, nükte ya içimde, solmadı ya hiç umutlarım…

Üzerimde Sümerbank kumaşından anamın diktiği çizgili pijamalarla usulca tırmandım ambarın üstüne çıkmak için babamın yaptığı daracık merdivenin parmaklıklarına…

Güya çaktırmadan, babamın ne işle hemhal olduğunu anlayacak, bana kayık çıkar mı bu malzemeden diye teşhis koyacaktım…

Lakin daha önce de hiç görmemiştim ki kayık yapan birisini !
Bir tarafta testere, diğer tarafta rende… Ortalarda bir sürü adlarını ileride ezberlediğim alet-edevat, törpü-keser- matkap… vs.

Gördüğüm ağaç parçalarına pek bir anlam yükleyemesem de içimde bir umut yeşermişti… bu canhıraş emek, sonunda bir kayığa dönüşebilirdi…
öyle doğdu içime… kim bilir, belki de…

Umutlar kırılmalı, bazen törpülenebilmeli miydi ? Onu bile kestiremiyordum ki o yaşta !

Bugün de olsa bildiğim şey; umutlar hep canlı kalmalı, renkli hayaller hiç solmamalıydı…hele hele çocuksa !

Çok fazla güldüğüne tanıklığım etmediğim babamın yüzünde gizli bir tebessüm vardı o gün…
Bunu okuyabiliyordum!
Sertçe baktığında ağlamaktan başka seçenek tanımayan babamın kahverengi gözlerinde o gün başka bir ışığın yandığını görmüş, içimdeki umudun babamın gözlerinde çiçek olup açtığını hissedebilmiştim…

O gün babam da bitmeyen bir hırs, molasız-aralıksız bir iş bitirme heyecanının izdüşümü vardı sanki …

Vakit namazları haricinde pek aşağı inmiyor, Rende- Testere- Törpü seslerinin tatlı tınısı kulaklarımda saz ritmine bürünüyordu…

Hoş “Saz” denen aleti de tanıdığımdan değil, ara sıra Radyo’dan dinlediğim A. Veysel’in;
“Ben gidersem sazım sen kal dünyada,
Gizli sırlarımı aşikar etme,
Lâl olsun dillerin söyleme yalan,
Garip bülbül gibi ah-u zar etme”
dizelerine kattığı ahenkten tasavvur edebiliyordum.

Derken… kısa gün akşama gark olmuş, akşam namazını kılmak için oturduğumuz odaya elinde kayıkla girivermişti babam.

Aman tanrım o ne kayıktı öyle !
Hem de direkli- mirekli…
Hani basit kayaklar üzerine bir düz tahta çakılarak ortaya çıkan, çakma kayık falan değil,
kayıkların hasıydı- hası…!
Ön tarafına, oturma zemin tahtasının altında kalan ara bağlantı köprüceğini inceden oymuş, oyuk zeminlere 2 tane gök boncuk monte etmişti… tıpkı i2 göz misali…

Adeta gözlerimle beraber onun gözleri de göm-gök parlıyor, etrafa ışık saçıyordu…

Kayık odanın ortasında… ben ise adeta kayığın etrafında tavaf ediyordum.

Bu gece uyku gelirmiydi?
Bu gece sabah olurmuydu acep ?
İlla da yatacaksam kayığı koynuma almam icap edermiydi bu gece…

Kah üzerine oturuyor, kah altını çevirip kaymasını sağlayan tek’lerin kayganlığını elimle test ediyordum.
Kısacası her bir yerinden yeni bir hayal, her parçasına bir başka anlam ihdas ediyordum…

Epey bir vakit geçmiş olmalı ki babam; “dua et, sabahleyin kardonu olsun ki, kayığa binebilesin. Kayığı şu çardağa bırak da kalk yerine yat, sabah erken kalkarsın” dedi…

Şimdi hatırlayamıyorum, bilmiyorum ki o gece; nasıl geçti ?

Sabah erken kalktım ve gözümü açar açmaz fırladım yataktan… baktım ki, akşam koyduğum yerde kayığım yoktu…

Meğer babam hiç kaçırmadığı sabah namazından sonra kayığı test etmek üzere evimizin hemen üst tarafında ki komşunun tarlasında boylamasına 2 tur yapmış,
kar tanecikleri üzerinde donmasın diye de kayığımı sıcacık ahırda taban arasına sıkıştırıvermişti…

Ahırdaki sabah işini bitirip odaya döndüğünde…
“Kayık çok kaçıyor, dikkat et, kendini sakatlayacak bir şey yapmamak şartıyla, kayık ahırda” dedi bana…

İşte o gün !
Dünyanın en lüks otomobilini almış olsaydı babam bana…
İnan beş para etmezdi, zira bizim köyümüzün stabilize yolu bile yoktu… binaenaleyh yürümezdi.

Yüreğimde beslediğim özgürlüğe, kendi kayığımla çıktığım ikinci turda, parkur olarak seçtiğim komşumuza ait tarlanın sınırlarını çevreleyen 3 göz kıyı engelinin üstünden uçmuş, kayığım bir yana, ben bir yana savrulmuştum.
Allah’tan dikenli telle çevrik değildi komşunun tarla kenarı…

O yaşlarda tez kapansa da yaralar, büyüdüğümde anladım ki; zor meslekmiş BABA’lık…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

1 Yorum

  1. Bu ne tad,bu ne akıcı üslup bu nasıl bir tasvir gücüdür aldı götürdü beni.Birlikte izledim pencereden donan karı, babanın yukarıdaki tezgahta yaptıklarını.Disarida bekleyen kayığın sevincini yaşadım bende.Üretimin kalemin durmasın Mehmet Usta…

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
Sponsorlu Bağlantılar
reklam
Altıeylül escort Akhisar escort Didim escort Bodrum escort Afşin escort Kadışehri escort Çerkezköy escort Çayırlı escort Adana escort Adapazarı escort Afşin escort Adana masaj salonu Aliağa escort Odunpazarı escort Acıpayam escort Pursaklar escort